Serdar Tuncer - Açılmadan Yakılan Bir Mektup (21.01.2016)

admin 3950 Şiir
290Hit

Nasılsınız dendiği vakit, ezberden söyleyiverdiğimiz iyilik ifadelerini bir kenara bırakalım ve bir an durup düşünelim; birisi bize bu soruyu sorduğunda nasıl olduğumuzu tespit için aklımıza ilk olarak neler geliyor?


İyi olmanın bizdeki mikyası, miyarı, mihengi nedir?
“Sağlığım iyiyse iyiyim”, “borçlarımı ödersem iyi olacağım”, “finaller güzel geçerse benden iyisi yok”, “o arabayı bir alsam dünya yansa gam değil”, “perişanız üç puan gitti bu hafta da”, “memleket böyleyken ben nasıl olayım”, “şehid çocuğunun yüzünü görmeseydim iyiydi...”
Böylece uzayıp gider bu liste.
Bu soruya verdiğimiz cevaplar bizim aslında kim ve ne olduğumuzun da cevabı değil midir?
Kalbimizin bir tablosu yapılacak olsa, varlığıyla bizi iyi, yokluğuyla kötü eden şeyler, kullanılacak yegâne renk, şekil ve fırça darbeleri olmayacak mıydı?
Peki, ahirete ve hesap gününe iman eden bir kimsenin, iyi olup olmama ölçüsünü, dünya ve içindekilerle tespit etmesi sizce de biraz tuhaf, hatta anlamsız değil mi?
“Hanginizin en güzel ameli yapacağını imtihan için, ölümü ve hayatı yaratan O'dur” diyen bir Rabb'e iman eden insan, dünyaya iyi olmak için değil, iyi işler yapmak için gelmiştir. Bu onun, aynı zamanda iyi olmasına mâni değil bilakis tam bir sebeptir.
Bugün yaptığı işlerin iyi olup olmadığının bir bir hesabını vereceği bir günün geleceğini, hakiki bir imanla bilen insan, o günün sahibinin kendisine nasıl muamele edeceğini bilmeden bu gün 'iyiyim' diyemez.
Âriflerden bir zat, nasılsınız diye sorulunca, daha belli değil, dermiş, sıratı geçince belli olacak.
Ah bir anlasak...
İşlerimiz iyiyse, bugün iyi olduğumuzu zannediyoruz, oysa bugün iyi işler yaparsak 'o gün' iyi olacağız.
Peki o gün iyilerden olup olmayacağımızı, Dîvân-ı Hakk'ta bize nasıl muamele edileceğini bugünden bilmek mümkün müdür?
***
Bu soru, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi'nce yapılan 'Kültürümüzde Adâb-ı Muaşeret' sempozyumunda Prof. Dr. Uğur Derman Hoca'nın anlattığı bir hadiseyi okurken 'Er yarın Hakk dîvânında belli olur' ilâhisi eşliğinde düşüverdi kalbime.
“Son devrin büyük üstadlarından Tuğrakeş Hakkı Bey. Osmanlı Devleti'nin son tuğrakeşi. 1946 yılında vefat etti. Onun son derece mütevâzı, kısa zamanda yetişmiş bir talebesi var, ismini vermeyeceğim. Ne sebeple olduğunu bilemiyoruz, Hakkı Bey'i bir ziyaretinde bu talebesi çok ağır bir konuşma yapmış ve ne geçtiyse aralarında kapıyı vurup gitmiş.
Üç beş gün sonra Hakkı Bey'e bir mektup gelmiş. Mektuba bakmış, bu falancanın yazısı diye tanımış yazıyı, herhalde son konuşmamızdan sonra bana iyi şeyler yazacak değil, ben bunu açmayayım, açarsam belki hasbe'l beşer kötü bir şey söylerim diye düşünmüş. Kızlarını çağırıp onlara da anlatmış hadiseyi, kalmış öylece mektup. Vefatından sonra kızları, babamız bunu açmadıydı, bizim de açmamamız daha doğru olur deyip açmadan yakmışlar mektubu...”

Yazının Devamı İçin: http://www.yenisafak.com/yazarlar/serdartuncer/acilmadan-yakilan-bir-mektup-2026318